Türkiye'nin en iyi haber sitesi
CEM SANCAR

Aşkın şiirini yazsam yeniden

Batıcı pozitivistlerle bizim Selefîlerin aynı kaynaktan su içtiklerini düşünür dururum. Akılcılık suyundan...
Murad Efendi'nin Türkiye Manzaraları mevzuya girmek için kışkırtıcı bir kitap. Murad Efendi aslen Avusturyalı bir subay olan Franz von Werner! Kırım Savaşı'nda bize iltica etmiş. Osmanlının elçisi olmuş...
Osmanlı devletinin şiir diliyle konuştuğunu söylüyor. Murad Efendi, Batılılaşma ile birlikte Doğu'nun şiirselliğini kaybettiğini 1800'lerde şöyle ifade ediyor:
"Hemen hemen tüm alanlarda yerli olanı, yabancı ile değiştiren reform ağırlığını politik ve güncel gereksinmelere veriyor ve bu dönüşüm süs çiçeklerinin bakımına yer bırakmıyor. Günümüz Türkiye'sinin Batı'ya eğilimi bir gereklilik ve bunun karşısında Doğu'nun edebi dilleri gittikçe geriliyor. Yeni nesil La Fontaine, Montesquieu ve Victor Hugo'ya bakmakta. Güncel olana yönelme anlayışıyla gençler bir kaside kaleme almaktansa diplomatik bir yazının redaksiyonunu daha çok önemsiyorlar. Doğu şiirselliğini kaybediyor..."
Diğer taraftan misal Âşık Paşa, şiirselliği ve aşkı temsil eden 13. yüzyıldan yerli bir şahsiyet. Meşhur Babaîler ayaklanmasından sorumlu tutulan Baba İlyas'ın hayatta kalan torunu. Paşa lakabı devletle ilişkisi yüzünden değil, tersine o bağımsız ve özgür bir kişilik. İsmi, şiirin paşası anlamında verilmiş ona.
Türkçe yazmış söylemiş.
Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evren'in çağdaşı olan Âşık Paşa, Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde Osman Gazi'yi ve Orhan Gazi'yi desteklemiş.
"Türk diline kimse bakmaz idi / Türklere hergiz gönül akmaz idi. / Türk dahi bilmez idi bu dilleri / İnce yolu ol ulu menzilleri."
Aşkın hâllerini yazmış, ulu menzillere çıkmış. Garipname kitabı bir efsane...

***


Dışarıdan bakanlar tarafından bir içe kapanış, miskinlik, dünyadan el etek çekme gibi görünen bu anlayış aslında Allah aşkı için canını hiç düşünmeden feda eden Sufiler topluluğunu tasvir etmekte. Ömer Lütfi Barkan'ın 'Kolonizatör Türk Dervişleri'nde dediği gibi bu Alperenler, kapıldıkları aşk duygusu sayesinde, Anadolu'da yeni bir uyanışın temellerini atmışlardır.
Âşık Paşa'ya göre insanlar, pratik gereksinimlere, "nam u şana ve itibara düştükleri" sürece kaybetmekten korkarlar ve çürürler...
İçinden Hallacı Mansur, İbrahim Ethem, Bayezid Bistami gibi âşıklar çıkaran sufi bilgelik, 13 ve 14. yüzyıl Anadolu'sunda, İbn Arabi, Mevlâna, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Âşık Paşa, Hacı Bayram ile ilahi aşk geleneğini sonraki yüzyıllara aktarmıştır...

***


Tam ters köşede ise İbn Teymiyye durmaktadır! Bugünkü DEAŞ gibi fanatik, Taliban gibi tek biçimci yapılanmaların arkasındaki Selefîliğin kurucu babası Teymiyye...
İbn Teymiyye'ye göre aşk insanı insan yapan aklı, fikri ve muhakemeyi yok eder. Çünkü aşk bir çeşit cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce haliyle aşk hali birbirine zıttır. Düşünce yok olduğu nispette aşk hâkim olur. Aşk makbûl bir şey değildir...
Teymiyye kafası için akıl ön plandadır. Aklı öne çıkaran ve kendinden başka herkesi düşman gören bu sathi eğilim, âşıklarda rastlanan hâllerin birer hastalık belirtisi olduğunu düşünür.
İbn Teymiyye şöyle der: "Aşk, nefsin kendisine zarar veren şeyi sevmesidir." Ona göre aşk bir irade bozukluğudur...

***


Bugün aynı minvalde konuşan ne çok insan gördüğümüzü hatırlarsak. Batı'nın bile artık bir delilik olarak eleştirdiği nobran, kalpsiz akılcılığın bize sade Batı'dan gelmediğini, genetik köklerinin aşk üstüne tartışmalarda bulunabileceğini hissedebiliriz.
Ve yönümüz belli olsun diye Yunus Baba ile semaya kalkıp şöyle şiirlenebiliriz:
"Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni..."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA