İdris Kardaş

İdris Kardaş

12 Nisan 2018, Perşembe

Solferino’dan Suriye’ye İnsanoğlunun Serüveni

"Avusturyalılar ve müttefikler kendi arkadaşlarını çiğniyor, kanlı cesetler üzerinde birbirilerini öldürüyor, tüfek dipçiği ile başına vuruyor, kafatasını yarıyor, kılıç veya süngü ile karınlarını deşiyor. Artık ordugah yok, bu bir mezbaha; kızgın ve kandan sarhoş olmuş vahşi hayvanlar savaşı. Yaralılar bile son dakikaya kadar kendilerini müdafaa ediyorlar, artık silahı kalmamış olan düşmanını boğazından yakalayarak dişleri ile parçalıyor. Atlar nallı ayakları altında ölüleri ve can çekişenleri eziyorlar."

J. Henry Dunant'ın "Solferino Hatırası" adlı anı kitabından çarpıcı bir bölüm okudunuz. Yazarın bahsettiği savaş, yani Solferino Savaşı, 24 Haziran günü 1859 tarihinde gerçekleşir. Fransa/Sardinya krallıklarının kurdukları ittifak ile Avusturya İmparatorluğu'nun karşı karşıya geldiği savaşı 3. Napolyon komutasındaki İttifak güçleri kazanır.

Henry Dunant ise orada Napolyon ile görüşmeye giden İsviçreli bir işadamıdır aslında. Savaş alanında özellikle yaralı askerlerin yaşadıkları trajedi kendisini sarsar, yaralıların tedavi edilebilecekken savaş alanında ölüme terk edilmelerini kabullenemez. Elinden geldiğince de yardım etmeye çalışan Dunant, nihayetinde savaş alanında aldığı notları daha sonra kitaplaştırır. Kitabı okumanızı tavsiye ederim. 160 yıl önce yaşanan bu savaşı detaylarıyla ve tüm dehşetiyle anlatmış Dunant.

Ancak Henry Dunant sadece kitap yazmakla yetinmez ve Cenevre'de diğer devletlerin yetkililerinin de katılımını sağlayarak bir toplantı düzenlenmesini sağlar. Adını sık sık duyduğumuz "Cenevre Sözleşmeleri" işte bu toplantılarda alınan kararlarla, ileride "Uluslararası İnsancıl Hukuk"un temelini oluşturur. Cenevre sözleşmelerinin kuralları, çatışma dönemlerinde savaşa taraf olan veya olmayanları korumak, kullanılan savaş yöntemlerini ve araçlarını sınırlandırmakla ilgilidir.

Cenevre Sözleşmeleri yıllar geçtikçe güncellenmelere ve yeni eklemelere ihtiyaç duymuştur. 2. Dünya savaşı sırasında kimyasal silahlarla sivil katliamlar yaşanınca yeniden gözden geçirilir. Son halini 1949 yılında alır ve böylelikle toplam dört sözleşmeden oluşur. Savaşları tamamen durduramayan insanoğlunun elinden, savaşlara belirli kurallar koymaktan başka bir şey gelmemiştir ne yazık ki. Acziyetimizin en büyük delili herhalde bu noktadır. Birbirimizi nasıl öldüreceğimizi kurallara bağlıyor ve hala modern olduğumuzu iddia eden bir yanılgıyla yaşıyoruz.

Tekrar Henry Dunant'a dönersek. Dunant, Cenevre Sözleşmeleri'nin hazırlıklarının yanı sıra bir de Uluslararası Kızılhaç Örgütü'nü kurar. Çatışma alanlarında ve dahi barış zamanlarında insanlara yardım edecek bu yardım örgütüne tüm dünya ülkeleri katılım gösterir. Osmanlı da bu örgüte katılır ancak haç amblemini kullanmak istemediğinden hilal sembolünü tercih eder. Bugün 33 devlet Kızılay teşkilatlarında hilal kullanmaktadır. Henry Dunant küçük bir kasabada düşkünler evinde son yıllarını yaşarken, dünya kamuoyu kendisinin sağ olduğundan haberdar olur. Yeniden hatırlanan Dunant'a, Kızılhaç'ın kuruluşu ile Cenevre Sözleşmeleri süreçlerindeki çabasından dolayı Nobel Barış Ödülü verilir.

Cenevre Sözleşmeleri, savaş zamanlarında insanların bazı hak ve hukuklarını sürekli güncelleyerek korumayı amaçlayan bir sürecin adıdır, diyebiliriz. Ancak mesele bu sözleşmeyle bitmiyor elbette. Zira savaşlar devam ederken, bir yandan da şartlar değişiyor. Savaş fikrini bitirmenin rasyonel olmadığını kabullenen insanoğlu, Cenevre Sözleşmeleri'ne başka sözleşmeler de ekliyor zamanla.

1954'te "Silahlı Çatışmalarda Kültürel Değerlerin Korunmasına Dair Sözleşme",

1972'de "Biyolojik ve Zehirli Silahların Geliştirilmesi, Üretilmesi ve Depolanmasının Yasaklanmasına Dair Sözleşme",

1976'da "Çevre Değiştirme Tekniklerinin Askeri Amaçlı Kullanımının Engellenmesine Dair Sözleşme",

1980'de "Fark Gözetmeyen Etkileri Olan ve Aşırı Izdıraba Yol Açan Silahların Kullanılmasına Dair Sınırlar ve Yasaklara İlişkin Sözleşme",

1993'te "Kimyevi Silahların Geliştirilmesi, Üretilmesi ve Depolanmasının Yasaklanması ve İmhasına Dair Sözleşme",

1997'de "Anti-personel Mayınların Kullanılması, Depolanması, Üretilmesi ve Naklinin Yasaklanması ve İmhasına Dair Sözleşme"

2000 yılında da "Çocuk Hakları Sözleşmesine Ek Silahlı Çatışmalara Çocukların Dahil Olmasına Dair Protokol" gibi birçok sözleşme, protokol, düzenleme hep savaş ve çatışma durumlarında insanoğlunun onurunu en azından bir nebze olsun korumak adına düzenlenmiştir. Dünya devletleri bu sözleşmeleri kendilerine birer meşruiyet aracı olarak görmüş ve imzalamak için can atmışlardır. Ancak uygulamaya geldiğinde her sözleşme maddesi kağıt üstünde sadece harf kombinasyonları olarak kalmıştır.

Sadece sözleşmeler değil, uluslararası kurumlar, sivil toplum kuruluşları, komisyonlar, konseyler ve bunun gibi birçok yapı kuruldu uzun yıllar boyunca modern dünyanın gereksinimleri olarak. Ancak insanoğlunun savaş serüveni halen devam ediyor. Bunca yıllık süreçte dünyanın her bölgesinde, ister Afrika'da olsun ister Avrupa'nın göbeğinde, ister Ortadoğu'da olsun ister Asya'da bir ülkede, savaşlar dur durak bilmedi ve yukarıda yazılan tüm sözleşmeler, kurallar istisnasız hep ihlal edildi. Uluslararası kurumlar ya müdahale etmekte geç kaldılar yada müdahale ederek işleri daha da karmaşıklaştırıp savaşları büyüttüler. BM Güvenlik Konseyi adı altında bir yapı, dünyanın en büyük meşru gücü olduğunu iddia ederek aslında tüm sorunların çözümsüzlük adresi oldu.

Misal, en yakın çatışmaya, son yılların en kirli, en boyutlu savaşına bakalım. Suriye topraklarına yani. Yedi yılda 500 binden fazla insanın öldü Suriye'de. On milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı, topraklarını, evlerini bıraktı. Batı'ya göç edenlerin bir kısmı medeni devletler eliyle, geçmeye çalıştıkları karanlık sulara gömüldüler. Savaştan sağ kurtulup Batı'ya ulaşan on binlerce küçük çocuğun akıbeti ise hala bilinmiyor. Yaralılar, yaşlılar, dullar hepsi bu dünyada cehennemi yaşadılar son birkaç yılda. Cenevre Sözleşmeleri ve yukarıda yazdığım diğer tüm sözleşmelerin her maddesi ayrı ayrı defalarca en sert şekilde ihlal edildi hep. Beşar Esad rejimi bu savaşta en az 215 kez kimyasal silah kullandı siviller üzerinde. Onbinlerce insan sadece bu silahlarla katledildi. Bugünkü dünyanın en karanlık zindanları olan Suriye zindanlarında tutulan insanların sayısı yüzbinlere yaklaştı. On binlerce kadın; rejim askerleri, İran milisleri ve teröristler tarafından kötü muameleye ve tecavüze maruz kaldılar. Binlerce Suriyelinin organları dünyanın en modern kliniklerinde acımasızca pazarlandı. Kültürel ve tarihi mirası yerle bir edildi. Tüm medeniyet izleri silindi. İnsanların dışında kalan diğer canlılar da, doğa da en acımasız şekilde yok edildi bu savaşta. Bundan 160 yıl önce yapılan bir savaş sonrası yaralı askerlerin tedavi görmesi için girişilen naif çabanın çok çok uzağında bir mesafede Suriye'de ne yazık ki.

Ne uluslararası sözleşmeler, ne küresel kurumlar, ne sivil toplum örgütleri, ne de dünya kamuoyunun yapabildiği hiçbir şey olmadı bu yedi yıllık süreçte. Hepsi anlamını yitirdi. Değersizleşti. İnsanlık onurunu korumak adına girişilen bunca çaba yine heba oldu. Üniversite sıralarında okutulmaktan başka bir anlamı kalmayan bu sözleşmelerin, kurumların, yapıların elden geçmesi, yeniden değerlendirilmesi, yeni bir paradigma içerisinden konuşulması gerekiyor. Modern insan bu işi başaramadı. Tüm bu kurallara, gelişmiş hukuk sistemlerine, köklü bilim ve üniversitelere rağmen, en basit bir insancıl hukuk kuralı dahi uygulanamadı Suriye'de.

Bunlara rağmen bir yolu olmalı ama. Küresel sistemin sorumluluktan kaçamayacağı, kuralları ihlal eden devletlerin mutlak bir şekilde cezalandırılacağı, evrensel karar alma mekanizmalarında her devletin eşit hakkı ve sözü olan, BM ve diğer kurumların yıkılıp yeniden inşa edileceği, insan hakları kuruluşlarının baştan tasarlandığı yeni bir sistem inşa etmemiz gerekiyor. İnsanoğlunun bu dünya üzerindeki serüvenine, insanlık onuruna yakışır bir siyaset inşa etmemiz gerekiyor. Solferino savaşı sonrası sistem insanlık için nasıl ki çıkış yolları aramaya başladıysa, Suriye savaşı da benzer bir yeni çıkışı hakedecek kadar çok acı yaşattı insanoğluna. Bunca acıya bunca kayba bunca yokluğa karşın yeni bir sistemin, insanlık onurunu koruyan bir sistemin inşa edilmesi için en doğru zaman dilimimden geçiyoruz.

Şahitlik ediyoruz ki Türkiye, tüm benliğiyle böyle bir duruş sergiliyor. Yaşadığımız tüm sorunlara, tüm engellemelere rağmen insanı merkeze alan bir dünya sisteminin inşa edilebileceğini haykırıyoruz. Tek başımıza başarabileceğimiz bir şey yok. Yel değirmenlere karşı savaştığımız da düşünülebilir. Ama en azından böyle davranma irademiz bile bizi daha çok insan kılıyor.

SON DAKİKA