Türkiye'nin en iyi haber sitesi

İçlerinde devrim uhdesi kalan solcu-laikçi bir kesim, kutuplaşmayı derinleştirmek için her defasında Atatürk'ü siper ederek, siyasi tartışmaları çirkinleştiren bir yöntem izliyor. Bunların derdi, toplumun uzlaşması, yeni bir sentezde buluşması değil, azgın azınlık olarak varlıklarını sürdürmek için toplumsal gerilimin sürmesidir. Onlar gerilimden besleniyorlar. Darbelerin arkasında da ağırlıkla bu zihniyet var. Atatürk'e süslü laflarla sahip çıktıklarına bakmayın, çoğu Uğur Mumcu'nun deyimiyle "Gardırop Atatürkçüsü"dür. Bir kısmı da sosyalizmden devşirilen Batı hayranı cumhuriyetçidir.
Ve hiçbiri bırakın Osmanlı tarihini kendi cumhuriyet ve sol tarih hakkında da bilgi sahibi değiller. Özellikle sol, sosyalist cumhuriyetçiler, bilgi sahibi olsalar, en azından Ayasofya'nın önemini Fatih'in nasıl bir "devrimci" olduğunu bilirlerdi. Bakın Dr. Hikmet Kıvılcımlı, İstanbul'un fethinin 500. yılında 1 Mayıs 1953'te yazdığı "Fetih ve Medeniyet" kitabında ne diyor:
"Arapça'da 'Fetih' sözü güzel bir tesadüfle: 'açmak' manasına gelir. İstanbul'un Fethi de, o zamanki insanlığı bir çıkmazdan kurtarmış, medeniyete yeni ufuklar açmıştır."
Bu geçmişi bilmeyenler bugün kalkıp, Ayasofya'nın cami olması üzerinden Mustafa Kemal Atatürk'le Başkan Erdoğan'ı, laik sosyolojiyle muhafazakar-dindar sosyolojiyi karşı karşı getirmeye çalışıyor. Yakın tarihte özellikle küresel emperyalist merkezler bu karşıtlıktan yararlanarak iki kesimi birbirine düşürmeye çalıştı ama başaramadı.
Sonra bu girişimlerine Alevi-Sünni, Kürt-Türk kışkırtıcılığı da eklediler ama yine olmadı, olmazdı da. Çünkü bu halkın tarihsel hafızasında düşmanlık değil, barış içinde bir arada yaşama var.
O yüzden dün atılan adımlarla, bugün yapılanları karşı karşıya getirmenin hiçbir anlamı yok. Her ikisini de kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekiyor. Ayrıca şunun altını da çizelim, Ayasofya'yı 1936'da tapuya cami olarak geçirenler aynı siyasi irade değil mi?
Bir süre önce tarihçi-yazar Murat Bardakçı yazdı, Ayasofya meselesini müze yapılmadan çok daha önce, 1922'de İngiliz kadın gazeteci Grace Ellison, Mustafa Kemal'e; "Hıristiyan dünyasına karşı nasıl iyi bir jest yapabileceğini, meselâ daha önce Hıristiyan mâbedi olan Ayasofya'yı Hıristiyanlığın kutsal lideri olan Papa'ya iade edip edemeyeceğini" sorar.
Mustafa Kemal'in daha o yıllarda verdiği cevap da "siyasidir" ve bugünü anlamak açısından da önemlidir:
"Ayasofya gerçi bizim İslamî geleneğimizin bir parçasıdır. (...) Bununla beraber Hıristiyanlığı dünyanın gözünde onore edebilmek için gücümüzün yettiği çabayı göstermeye çalışacağız. Ayasofya'yı cami olarak muhafaza etmemiz Katolik Kilisesi'ni hakikaten incittiği takdirde orayı müze hâline getirebilir veya ebediyyen kapatabiliriz. Hıristiyan dünyasını kasten incittiğimizi hiç kimse söyleyememelidir".
Bu metin açıkça gösteriyor ki, verilen karar dönemle ilgili siyasi bir karardır. O siyasi kararın verilmesinde bazı uzmanlara göre Boğazlar'la ilgili Montrö görüşmelerinin de etkisi var. Bugün ise durum çok farklı. Türkiye küresel dönemin ruhuna uygun, prangalarından kurtularak kendi kimliği ve iradesiyle yeni bir siyasi yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğa Mustafa Kemal Atatürk karşıtlığı üzerinden değil, tarihsel devamlılık üzerinden bakmak gerekiyor. İyisi ve kötüsüyle, doğrusu ve yanlışıyla ortak bir tarihe sahibiz ve geleceğimiz de ortak olacak.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA