Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Genel olarak meslek örgütleri özelde ise barolar geçmişte çok defa tartışmaların odağı haline gelmişti. En son tartışmayı başlatan ise Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş'ın 24 Nisan'da verdiği Cuma hutbesi üzerine Ankara Barosunun yaptığı açıklama oldu. Ankara Barosunun açıklamasında "sesi çağlar öncesinden gelen bu şahsın", "içinde bulunduğu takvim yılında yaşamasına rağmen bundan sekiz-dokuz nesil önceki büyükleriyle aynı zihinsel ve dogmatik sınırlara sahip…" ve "halkı ellerinde meşalelerle meydanlarda cadı diye kadın yakmaya davet etmesi kimseyi şaşırtmamalıdır" gibi hukukla hiçbir ilgisi olmayan ve ideolojik bir nefretle yazılmış ifadeler yer alıyordu. Nitekim bu açıklamaya gösterilen tepkiler üzerine Ankara Barosu çok daha uzun ve mevzuata bolca atıf yapan ikinci bir açıklama ile ilk açıklamasını gerekçelendirmek zorunda kaldı. Bu son olay baroların ve meslek örgütlerinin sebep olduğu tartışmaların ne ilki idi ne de sonuncusu olacak. Bu sebeple barolar konusunda bir yasal düzenleme yapmayı gündemine aldı.

Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları –varlıkları çok eski tarihlere uzansa da– ilk defa 1961 Anayasası ile anayasal statü kazanmış ve 1982 Anayasası'nda bu statüsünü korumuştur. Anayasa'nın 135. maddesinde kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları "Belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzel kişilikleridir" şeklinde tanımlanmıştır. Ayrıca Anayasa bu kuruluşların kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunmalarını yasaklamıştır. Anayasa'daki bu kapsamlı madde ve kuruluş kanunlarını birlikte değerlendirdiğimizde kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

· Kanunla kurulması

· Kamu tüzel kişiliğine sahip olması

· Belli meslek mensuplarına yönelik olması

· Belli meslekleri icra edebilmek için üye olma zorunluluğunun bulunması

· Amaçları dışında faaliyet yürütememesi

· Yönetim organlarını kendi üyelerinin seçmesi

· Kamusal birtakım yetki ve ayrıcalıklara sahip olması

· İdari/mali özerkliğe ve ayrı bütçeye sahip olması

Görüldüğü üzere kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını gönüllülük esasıyla çalışan sivil toplum örgütleri ile karşılaştırmak veya sivil toplum örgütü kabul etmek mümkün değil. Özel kanunla kurulmaktan zorunlu üyeliğe, yasal ayrıcalıklardan zorunlu aidata kadar birçok sebeple bu kuruluşlarda yoğun bir kamusal nitelik söz konusudur. Oysa ki barolar dahil bu kuruluşlarla ilgili tartışmalarda kamusal niteliğin göz ardı edildiği ve adeta sivil topluma ilişkin bir tartışma yürütüldüğü algısı oluşturuluyor.

Meslek örgütleri ile ilgili tartışmalara kaynaklık eden bir diğer sebep de bu örgütlerin belli bir siyasi görüşün ve özellikle CHP'nin adeta meslek kolu gibi hareket ediyor olmasıdır. Bu açıdan barolarla ilgili yasaya yöneltilen siyasallaşmaya yol açar eleştirisi aslında uzun yıllardır zaten yaşanmaktadır. Meslek örgütlerinin yöneticileri uzun yıllardır hem bu kuruluşlardaki görevleri sırasında hem de sonrasında CHP'de siyaset yapan isimlerdir. Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok 2003'te Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine atandığında CHP üyesi olduğu anlaşıldığı için istifa etmişti. İstanbul Barosunda üç dönem başkanlık yapan halen baro başkanlığı görevini yürütürken 2015'te CHP üyesi olmuştur. Son tartışmaların odağındaki Ankara Barosunun geçmiş başkanlarından Atilla Sav, , Tuncay Alemdaroğlu, Hakkı Süha Okay gibi isimler başkanlık görevleri sonrasında CHP'de yöneticilik ve siyaset yapmış yakın tarihlerden hatırlanacak isimler. Şüphesiz avukatların ve baro yöneticilerinin siyasi partilere üye olması ve siyaset yapması yasaklanmamıştır ancak zorunlu üyelik sisteminin olduğu böylesi bir meslek kuruluşunda neredeyse tüm yöneticilerin bir siyasi partiye mensup olması büyük bir sorundur. Çünkü üye avukatların bu durumu beğenmedikleri durumlarda barodan ayrılma ya da aidat vermeme gibi imkanları yoktur.

Meslek örgütlerine yönelik siyasallaşma eleştirisinin daha önemli bir diğer yönü yöneticilerinin parti mensubu olmasının yanında günlük siyasete dahil olmaları, siyasi açıklamalarda ve faaliyetlerde bulunmalarıdır. Yöneticileri bir siyasi parti mensubu olmasına rağmen zorunlu üyelik esası ile çalışan kamusal nitelikli bu kurumlar yasal statüleri dahilinde kalıp siyasete mesafeli olsalar bu tartışmaların büyük bir kısmı doğmayacaktı. Hatırlanırsa 28 Şubat kararları sonrası hükümete baskı kurmak için oluşturulan ve kendilerine "beşli sivil inisiyatif" adını veren grubun içerisinde iki kamu kurumu niteliğinde meslek örgütü (TOBB ve TESK) vardı. 28 Şubat'tan sonra AK Parti döneminde 2007 cumhurbaşkanı seçiminde (367 tartışmasında), başörtüsü yasaklarının kaldırılmasında, Çözüm Süreci'nde, demokratikleşme adımlarında ve benzeri birçok siyasal tartışmada meslek örgütlerinin ve baroların benzeri siyasal pozisyonlar aldığı görüldü. Sadece bu süreçlerdeki baro başkanlarının açıklamalarına ve yayımladıkları bildirilere bakmak yaşanan siyasallaşmayı görmek için yeterlidir. Sonuçta iktidarın aslında uzun yıllardır ihtiyaç duyulan bir konuda harekete geçtiğini ve çözüm üretmeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA