Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Almanya ile birlikte Avrupa Birliği'nin kurucu ortağı olan Fransa, birlik içerisindeki eski parıltılı konumunu kaybetmiş durumdadır. , mevcut ortamda Fransız siyasetçilerin tartışma gündeminde öncelikli bir konu olmaktan çıkmıştır. Birçok Fransız siyasetçi Fransa'nın kurucu ortağı olduğu bir birlik içerisinde bu şekilde etkisizleşmiş olmasını buruk bir şekilde karşılamaktadır. Fransa'da bu nedenle Almanya ve yakın nüfuz alanı içerisindeki ülkelere karşı da olumsuz bir algı gelişmektedir. Mevcut durumda AB, tıpkı Britanya için olduğu gibi Fransa'nın da yapısal sorunlarına dair çözüm önerileri üretmekten uzak bir mecra konumundadır. Bu nedenle Fransız kamuoyu, karşılaşmış oldukları ekonomik ve siyasi sorunların üstesinden gelmek için farklı arayışlara yönelmiş durumdadırlar. Almanya'nın aksine Fransa AB'yi gelecek vizyonu açısında bir stratejik genişleme aracı ve mecrası olarak görmemektedir. Aksine AB kurumları ve liberal değerleri, Fransız liderlerin hırsları açısında kısıtlayıcı görülmektedir

Artık kimse birliğin geleceği ile ilgili kritik konularda Paris'e bakmamakta. Birliğin son yıllarda karşılaşmış olduğu finansal kriz, göçmen krizi, Brexit ve transatlantik ilişkilerin geleceğine dair sorunlar bile büyük ölçüde liderliğindeki Almanya'nın öncülüğünde yönetilmiştir. Almanya bu konularda karar mecralarını domine etmektedir ve alınan kararların etkili sonuçları sayesinde birlik bir arada tutulabilmektedir. Avrupa'daki diğer birçok ülke kendi iç sorunları ile uğraşırken, AB'nin vizyonu ve gündemi Almanya tarafından şekillendirilmektedir. Bu konuda elbette Avusturya, Belçika, Danimarka, Hollanda ve Hırvatistan gibi AB içinde Almanya ile daha yakın çalışan ülkelerin de Almanya'ya vermiş oldukları destek göz ardı edilemez.

Britanya'nın Brexit ile Birlik'ten ayrılması Fransızların savunma ve dış politik alanlarındaki hırslarını artırmıştır. Fransa üzerindeki dengeleyici unsur kaybolmuş oldu. Aslında Fransa bir yandan Türkiye'yi ve Ortadoğu'da sınırlandırmaya çalışmakta gibi görünse de bu çabasının farklı birtakım hedeflere de hizmet ettiği görülmektedir. Fransa, birlik içerisinde askeri gündemi tekrar öncelikli gündem maddesi haline getirerek bu konuda kendi görece avantajını kullanmaya çalışıyor. Paris aynı zamanda Almanya üzerinde birlik üyesi ülkelerin çıkarlarını yeterince savunamadığı görüntüsü oluşturarak baskı oluşturmaktadır. Yunan kamuoyu 2008 ekonomik krizi sonrasında Almanya ile oldukça gergin bir noktaya gelmişti. Fransa bir yandan da Almanya ile Yunanistan arasındaki bu gerilimi daha da körükleyerek, Almanya'nın kendi yönlendirdiği gündeme daha fazla katkı sağlamasına zorlamaya çalışmaktadır. Alman Şansölyesi Angela Merkel bu oyununun büyük ölçüde farkında ve Fransa ve Yunanistan'ın gerilimi tırmandırıcı adımlarına daha mesafeli yaklaşmaktadır.

Göreve geldiği zaman liberal dünya ve transatlantik ittifakın kurtarıcısı ve "ümit vadeden genç lider" olarak lanse edilen Emanuel Macron, ülkesinde yönetmekte zorlandığı sorunlar akabinde hızla yeni bir siyasi kimliğe evrilmektedir. Bu yeni yaklaşım tarzı Fransa'nın sömürgeci geçmişi ile oldukça barışık ve popülist milliyetçi bir söylemleri bünyesinde barındıran ve doğu toplumlarına ve göçmenlere tepeden bakan bir yaklaşımdır. Macron, Fransa'nın sömürge geçmişinde öneme sahip yerlerde görüntü vererek Fransa'yı yeniden süper güç konumunda göstermeye çalışmaktadır. Macron'un milliyetçi bir mecraya savrulması ve Milliyetçi Cephe lideri 'in alternatifi haline dönüşmesi, Fransız sağı açısından olumlu karşılansa da bu gelişme Fransa içindeki birçok kesimi de rahatsız edecektir. Macron'un yansıttığı milliyetçi tavır, Fransa'nın derin yapısal sorunlarına dair tutarlı bir çözüm önerisi üretme vaadinde bulunmamaktadır. Macron, sarı yelekliler eylemleri ve koronavirüs salgını mücadelesinde sarsılan itibarını toparlamak için dış politika da riskli adımlar atmaktadır. Bu yaklaşım, Fransa'ya henüz dış politika açısından yeni kazanımlar sağlamamıştır. Aksine Makron tartışmalı adımları ile , AB ve bazı müttefiklerini riske atmaktadır. Macron'un hızla gelişen müdahaleci tavrı ise Fransa'nın eski sömürgelerinde de endişe ile izlenmektedir. Macron girmiş olduğu bu yeni mecra NATO ve AB açısından da riskleri barındırmaktadır.

Fransa ekonomisini güçlendirmek için Brüksel ve Berlin'e bakmak yerine eski sömürgelerine, Doğu Akdeniz'e ve diğer açılım alanlarına odaklanmayı tercih etmiş görünmektedir. Bu yeni yaklaşım tarzı Paris açısından önemli riskleri barındırmaktadır. Nitekim Paris, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimini kışkırtarak Türkiye ile dolaylı bir sıcak çatışma ihtimalini göze almaktadır. Fransa'nın Suriye'nin kuzeyinde ve Libya'da Türkiye'nin askeri operasyonları nedeni ile geri adım atmak zorunda kalmış olması da Macron'un imajını zedelemiştir. Muhtemelen benzer bir geri adımı da Doğu Akdeniz'de Türkiye'ye karşı atılabilecek askeri bir sürtüşmede tekrar atmak zorunda kalacaktır çünkü Ankara meseleyi varoluşsal bir sorun olarak ele almaktadır. Buna rağmen Macron NATO güvenliğini de riske atmayı göze alarak Türkiye'ye karşı yeni cepheler açma çabası içerisindedir. Türkiye ile Doğu Akdeniz'de yaşayabileceği askeri bir sürtüşme Fransa'nın çıkarlarına hizmet etmeyecektir. Fransa kısa vadeli kazanımlar elde etmiş gibi görünebilir ancak böylesi bir çatışmanın stratejik mağlubu Fransa, mağduru ise Yunanistan olacaktır. Macron yine de yapay bir krizi tetikleyerek Avrupa'nın kurtarıcısı rolünü oynamak istemektedir. Türkiye'nin de böylesi bir sürtüşmeden zararla çıkacağını ayrıca vurgulamak gerekir.

Bir ayağı ekonomi, diğer ayağı da diplomasi olan AB, güvenlik ve savunma konularındaki inisiyatifi büyük ölçüde NATO'ya devretmiş durumdadır. NATO'da ise ipler halen büyük ölçüde Washington'ın kontrolündedir. Böylesi bir tabloda AB yapılanması savunma ve güvenlik gündemlerinde ikincil bir konuma itilmiş durumdadır. Zaman zaman alevlenen Avrupa ordusu ve Avrupa savunma kimliği tartışmaları ise şu zamana kadar somut perspektif oluşturamamıştır. Avrupa'da bu dosyayı sahiplenen az sayıda siyasi lider bulunmaktadır. Macon'lu Fransa'nın Avrupa ordusu konusunu gündemde tutmaya devam etmesi sürpriz olmayacaktır. Bunun asıl nedeni yeni bir Avrupa ordusunu NATO'nun yerine ikame etmekten ziyade NATO'nun oluşturduğu kısıtlamaları azaltmaya yarayacaktır. Macron'un Avrupa ülkelerini ve Ortadoğu'daki müttefiklerini, Rusya veya Çin'e karşı değil de NATO üyesi ve AB aday ülkesi konumundaki Türkiye'ye karşı düşmanlık ortak paydasında birleştirme çabası ikna edici bir senaryo değildir.

Fransa, "NATO'nun beyin ölümü gerçekleşti" söylemleri ile NATO'nun Avrupa güvenliği üzerindeki hegemonyasını kırmaya çalışmaktadır. NATO'nun Avrupa güvenliği konusundaki merkezi rolü devam ettiği sürece kendine istediği düzeyde alan açamayacağını düşünen Fransa ise, NATO'yu örtülü bir şekilde yıpratmaya devam etmektedir. Şüphesiz bu durumda, Avrupa güvenliği konusunda daha fazla sorumluluk almak istemeyen ve maliyet ödemek istemeyen Trump yönetiminin de yaklaşımı göz ardı edilemez bir etkendir. Washington bir yandan Avrupa güvenliğindeki hegemonik rolünü sürdürmek isterken diğer yandan bunun maliyetini Avrupalı müttefiklerine ödetmek istemektedir.

NATO içerisinde başından beri biraz ayrıksı bir yerde durmayı tercih eden Paris, kendi güvenlik yapılanması için hiçbir zaman NATO'ya hayati bir önem atfetmemiştir. Fransa, NATO'nun kendi ulusal çıkarları söz konusun olduğunda rahatça kullanılamayacak bir enstrüman olduğunun farkındadır, bu nedenle NATO'nun içini boşaltmaya yönelik adımlar atmaktan kaçınmamaktadır. Askeri teknoloji olarak büyük ölçüde kendine yeter durumdaki Paris, bir yandan da kendi askeri ürünlerini satacak yeni pazarlar arayışı içindedir. NATO çerçevesinin bu ticareti kısıtladığının da farkındadır. Rusya ile ilişkilerini her geçen gün daha iyi konuma getiren Paris yönetimi, Libya krizinde de BM Güvenlik Konseyi tarafından meşru hükümet sayılan Ulusal Mutabakat Hükümetine karşı Rusya ile aynı safta yer almıştır. NATO'nun tehdit olarak tanımladığı bazı ülkelere hem silah satmak, hem de ticari ilişkilerini geliştirmek istemektedir ancak bu yaklaşımı NATO ve ABD tarafından da kısıtlanmaktadır.

Siyasi tecrübeye sahip olmayan Macron son dönemdeki riskli stratejik hamleleri ile hem AB'yi hem de NATO'yu riske sokmaktadır. AB ve NATO'nun ortak ve birleştirici bir stratejik vizyon ortaya koyamaması bu durumu kolaylaştırmaktadır. AB içerisindeki hakim rolü Almanya'ya, NATO içerisindeki hakim rolü ABD'ye terk etmiş olan Fransa agresif ve müdahaleci diplomasisi ile kendine daha etkin bir rol edinmeye çalışmaktadır. Bu çalışmayı da Yunanistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suriye ve Irak'taki Kürt aktörler, Lübnan'da ve Sahra Altı Afrika'daki ülkeler üzerinden yürütmektedir. Attığı her adımda karşısında Türkiye'yi gören Macron yönetimi, son dönemde Türkiye'ye karşı daha hırçın ve çatışmacı bir şekilde yaklaşmaktadır. Macron'un riskli tırmandırma stratejisinde düğümü çözecek olan ya Washington ya da Berlin olacaktır. Türkiye açısından doğru olan strateji, Macron ve vekillerinin tırmandırma dalgasına kapılmadan kendi haklarını savunmak olacaktır. Bu tırmandırma stratejisi, Türkiye açısında riskler de taşısa da Türkiye böylesi krizleri yönetebilecek tecrübe ve birikime sahip bir ülkedir. Bu sinir harbini kazanmak ise Türkiye açısından oldukça zorlu bir mücadele neticesinde olabilir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA