Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Kadir Kaymakçı'nın artık ne yazık kağıt değil, digital olan HaberTürk'te enfes bir yazısı vardı, çarşamba günü, "Eski güzel günler o kadar güzel miydi" diye..
Nostalji'yi anlatıyordu, kökenlerinden başlayarak.
"İsviçreli doktor Johannes Hoffer tarafından 1688'de yaratılan 'nostalji' kavramı 'ev hasreti'ni tanımlıyormuş o zamanlar. Nostalji'yi bir hastalık olarak gören Hoffer, Latince 'eve dönme arzusu' 'nostos' ve bunu yapamamanın 'acısı' 'algos'tan türetmiş bu kelimeyi.
Melankoli, uykusuzluk, kaygı, iştahsızlık şeklinde ortaya çıkan 'nostalji'nin öncelikle askerleri ve denizcileri etkilediğini düşünmüş doktor Hoffer. Bazı doktorlar düşük irtifalarda savaşan İsviçre askerleri arasında 'nostalji'nin yaygın olduğunu tespit edip nostaljinin atmosfer basıncındaki değişikliklerden, ya da Alpler'deki inek çanlarının susmayan sesinin beyinde yarattığı travmadan kaynaklandığını öne sürmüş"
diyor, Kaymakçı..
Yani adını koyan doktora göre ruhsal, ya da fiziksel (Beyin arızası) bir hastalık, nostalji..
Kadir devam ediyor bilgi vermeye..
Sonra, ünlü yazar ve eleştirmen Marcel Proust, "Bir yerin özlemini duyduğumuzda, gerçekte o yere karşılık gelen zaman dilimini arıyoruzdur demektir. Yerleri değil zamanları özleriz" demiş, nostalji için...
Felsefe profesörü Felipe De Brigard, Proust'un bahsettiği 'Zamanı özlemek' için insanın, illa da o zamanı yaşamasına gerek olmadığını eklemiş.. Yani okuyup, öğrendiği bir zamanı hayalinde canlandırır ve o zamanı özlermiş nostaljikler..
Okuduklarım bana da geçenlerde izlediğim harika filmi "'te Gece Yarısı/ Midnight İn Paris" filmini hatırlattı.
Amerikalı yazar, evlenmek için geldiği Paris'te bir gece kaybolur ve gece yarısı çanları çalarken, kendisini hayran olduğu çağında bulur, yani hayalindeki 'da.. Orada bir kızla tanışır. Bu gece yarıları devam eder. Yazar hep kendisini bir eski Altın Çağ'da bulur.
Picasso ve Daliler'in Paris'inden Cole Porter'ın, ordan Gaugin ve Lautrec'in Paris'ine..
Sonunda anlar ki, ve biz de anlarız ki, her nesil için, kendinden önce yaşanmış ve özlenen bir Altın Çağ mutlak vardır.. Her Altın Çağ'da yaşayanlar, yaşadıklarının farkında olmaz, kendilerinden evvelki bir çağı "Altın" diye özlerler..
Bunları niye anlattım..
Bugün bayram.. Mübarek Kurban Bayramı.. Kutlu ve mutlu olsun..
Olsun de "Demek yetmez. Bir de yazı yaz" dedim kendi kendime.. Ne yazacağım.. Bayram nostaljisi.. Eski bayramlar yani.. Tam bunları düşünürken, Kadir'in yazısı karşıma çıkmaz mı?.
Al sana giriş!
Günlerdir sizlere M. Ali Ağabey'i anlatıyorum.. Gazetecilikle ilgili bize öğrettiği ilk ve en önemli şey şuydu..
"Yazının en önemli kısmı girişidir. Okura geri kalanı okuyup okumamasına karar verdirecek bölüm budur. Bunu iyi yazamazsanız, geri kalanı Pulitzer Ödüllük olsa (Amerika'daki en büyük yazarlık ödülü.. Yani mesleğin Oscar'ı) kimse farkına varmaz. Çünkü okumaz.."
Yazardım. Çok da güzel yazardım bana göre.. Sonra okur, girişi beğenmezdim. Bir daha.. Bir daha.. Olmazdı hiç. Götürür öbür masada oturan Öcal Abim'in önüne koyardım, "Şuna bir giriş yaz" diye.. O yazardı. Ondan sonra M. Ali Ağabeyin odasına geçer, yazımı (!) önüne koyardım. Hatta bazan konuyu anlatır, girişi yazdırır, sonra ben arkasını getirirdim.
Aylar sürdü, ağbimin bana giriş yazması.. Sonunda becerdim herhalde ki, tam 63 yıldır, yazdıklarım okunuyor..
Okunuyor da, bu bayram günü için girişi uzun kaçırdım. Ayrı yazı oldu.
O zaman Bayram Nostaljisi ikinci yazımızda..

*

Bu da, "Geçmiş Bayram" anıları!..

3-5 yaşları arasındaki Van ve Çaldıran'daki bayramları pek hatırlamam.. Bildiğim, sıra ile babamın, annemin ve ağbimin ellerini öperdim. Babam da bana bakır renginde bir 10 para verirdi. O zaman 1 kuruşlar vardı, ama "1 kuruş" demezdik, kenarları tırtıklı o bozuk paranın adı "40 para" idi..
"40 para etmez" lafı ordan gelir.
Ama benim 10 param neler ederdi neler!.
Parayı alır almaz bakkala koşar, 10 parayı verip bir minik çikolata alırdım. Gider onu bir köşede yer, sonra bakkala gider, 10 paramı geri isterdim. Verirdi bakkal amca.. Sonra canım gene çikolata çekerdi. Gider 10 paraya alır.. Yiyip bitirdikten sonra gene on paramı geri isterdim. Sonra gene.. Gene.. O 10 param hiç ama hiç bitmezdi.. Tahmin ettiniz. O zaman bakkalların veresiye defterleri vardı. Bakkal amca, deftere yazar, aybaşlarında babamdan tahsil edermiş tabii..

***

Hatırladığım ilk bayram, Bandırma'daydı. Babam bayram öncesi bizi topladı ve bayramın ne olduğunu anlattı.. Ayni şehir ve kasabalarda yaşayan akrabalardan küçükler ilk gün büyükleri ziyaret eder, el öper, ikinci gün de büyükler o ziyareti iade ederlermiş.. Yani bayram ailenin, büyük ailenin bir araya gelmesiymiş aslında..
Ağbimle oturduk.. Sabah evde bayramlaşıp, ailecek öpüştükten sonra, Bandırma'da yaşayan babamın akrabaları, amcalar var, gidip onları ziyaret edecektik. Tamam..Tamam da, babam bilmediğimiz bir sebeple Sefer Amca'ya dargındı ve görüşmüyordu. Ona da gidecek miydik, karar veremedik. Gittik babama sorduk..
Nasıl öfkelendi, anlatamam..
Onun cevabı, hala hatırlarım, kulağımda küpedir.
"Benim dargınlığımdan size ne?. O sizin amcanız. Tabii gidip elini öpeceksiniz!."

***

Bandırma'ya bazı bayramlarda Paşa Dayı gelirdi, bize. Atatürk'ün kumandanlarından General Aşir Atlı.. Milletvekili olmuştu.
İlk geldiği bayramda elini öptük. Cüzdanını açtı, ağbime bir kağıt 10 lira verdi. Bana gene kağıt 2.5 lira.. Babam bayramın ilk günü birer lira verirdi bize. Öteki günler 50'şer kuruş. Ağbimle hemen bayram yerine koşardık. O zaman lunaparkın adı bile yok. Bayramda kasabalarda salıncak, dönme dolap ve atlı karınca kurulurdu. Bir de sigara paketine halka atılırdı. Birkaç kumar daha.. "Bul kara al karayı" üç kağıtçılığı mesela.. Ağbim yarım saatte parayı bitirir, günü benim harçlığımla idare ederdik. Bir sinema, bir simit yani..
Paşa Dayı'nın uzattığı kağıt paralar nasıl devasa servet anlayın.. Ağbime baktım.. Elleri titredi, şaşkına döndü ve 10 lirayı geri uzatırken kekeledi..
"Hiç değilse yarısını verin!."
Aileye ömür boyu bayram sloganı oldu bu laf.

***

İkinci hatırladığım bayram, ilkokul 4 ve 5'i okuduğum Kilis'te.. Dedem Müftü Muharrem Efendi'nin evinde, evin içinde kalan büyük avluda (Benim Adım Melek dizisindeki konakları hatırlayın. O işte) upuzun bir sofra kurulur ve büyük aile toplanırdı.. Nasıl büyük?. Dedem iki defa evlenmiş.. İlk karısından çocukları var. Anneannem de iki defa evlenmiş. Onun da ilk kocasından çocukları.. Anneannemin kardeşleri, yani büyük dayılar, büyük teyzeler, kuzenler..
Bir sofraya sığmak mümkün değil. Bir defa saymaya kalktım da, annem kızdı, "Saymak uğursuzluk getirir" diye.. Ama göz kararı 40'dan fazlayız. Onun için iki sofra kurulurdu. Biz çocuklar ikinci masada otururduk.

***

O zaman Kilis Kemaliye'de okuyorum. Bir bayram sabahı okula bayramlaşmaya gittik. Annem sıkı sıkı tembihledi.. "Okulda pantolonun buruşur. Eve git. Onu ütüle ve dedene yemeğe öyle gel.."
Büyüğe bayramda ütüsüz pantolonla gitmek saygısızlık çünkü..
Eve geldim. Elektrikli ütüyü prize taktım, ama ısınmıyor. Baktım. Elektrikler kesik.. İkide bir de gidiyor, parmağımı tükrükle ıslatıp dokunuyorum. Buz.. Geç kalacağım.. Telaş.. Giderek öfke.. Kaç defa dokundum hatırlamıyorum..
"Allah kahretsin" dedim, ütüyü iki elimle avuçladım ki.. Cazzzz!.
Gözümü açtığımda dedemlerde bir yataktaydım. Arayı hatırlamıyorum. O devirde buz, muz ne gezer.. Mutfağa koşup bir yumurta almış, yanan avcumda sıkıp kırmışım ki, ben gelmeyince merak edip eve koşan babam, beni avcumda yumurta yapışıklarıyla baygın bulmuş..

***

Kilis Bayramları'nın bir acısı da her Babalar Günü'nde, mesela bu yıl 21 Haziran'da okuduğunuz, çok acıklı, ama çok da gururlu, hikayedir..
Babamın, dedesinden Kafkasya'dan yadigar en kıymetli varlığı, av tüfeğini bize harçlık verebilmek için, tellala verip sattırması ve benim bunu okuldan dönerken görmem..

***

Ankara yıllarının en güzel bayramı, gene İstanbul'da oldu. O yıl bayramlaşma için Paşa Dayı seçildi, ailenin en büyüğü olduğu için.. Herkes ona gidecekti.
Erenköy'deki evine gittik. Eller öpüldü. İkramlar yapıldı.. Çıktık. Kadıköy'e dönmek için tramvay bekliyoruz. Geldi. İki vagon. Arkadaki açık. "Yazlık" derdik onlara.. Doluştuk..
"Bilet" diye geldi biletçi.. Babam "Tramvayı say" dedi.. Bütün vagon tıka basa bizim aileydi..
Öyleydi o zamanlar "Aile.."
Şimdi bayramlarda küçük, en küçük aileler bile toplanmıyor..
Peki, ben neyi özlüyorum..
Çocukluğumu ve gençliğimi mi?. Yoksa o devirleri, o güzel aile olduğumuz, 40 kişi, 50 kişi olduğumuz o güzel ve artık geri dönmesi imkansız görünen günleri mi?.

***

Hadi gelin bu bayram yazısını gene tatlı bitirelim..
Ertekin, Ortaköy Meydanı'nın tam nizamiyesi gibi olan yerde "Cafe de Theatre" adlı dükkanı açmıştı.
"Ertekin burası tam da cami yolu.. Millet bilmez. Biri 'İçki içiyorlar' diye dedikodu yapar.. Her namaz için her gün dükkanın önünden geçen cami ahalisi ile ahbap ol" dedim.. Yolunu da öğrettim..
"Sen her cuma gitmezsin. Hiç değilse o çok kutsal bayram namazlarına katıl. Seni aralarında görsünler, sevsinler."
Bir sabah, yani daha ortalık karanlık, telefonun canhıraş sesi ile yataktan fırladım. "Hayırdır" diye telefonun ahizesine sarıldım.. Ertekin!.
"Yahu seni dinledim, saati de kurup erkenden uyandım. Camiye geldim, bayram namazı için. Ama burada benden başka kimse yok!."
O gün, 29 Ekim'di. Bayram.. Cumhuriyet Bayramı!.

*

TEBESSÜM

"Telefonum, telefonunuzun bayramını en içten dileklerle kutlar, şarjının bol olmasını diler."

*

SEVDİĞİM LAFLAR

"Unuttuklarını anımsa. Yıllardır görmediklerini ara. Özlediysen git, bul. Kırdıysan af dile, kırıldıysan affet. Seviyorsan söyle.. Çünkü bugün bayram!."

*

ÖZÜR!..

Bu bayram günü, "Bayramlık Yazılarımla" tüm köşe dolunca, M. Ali Kışlalı yazı dizimizin son bölümü yarına kaldı.
Özürlerimle..

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA