Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Dün sabah gazetemi okuyorum. Spor sayfasına geldiğimde en dipte siyah zemine bir küçük haber gördüm.. "Minderin Altın Adamı Kovid'e yenildi." Altın Adam Reşit Karabacak!. Bir kırılma sesi geldi kulaklarıma.. Hayır hayır, o büyük şampiyona bu kadar ilgisiz kalışımıza tepki gösteren kalbimin kırılma sesi değil bu.. kalp krizi geçirmiş, hastaneye kaldırılmış, hem de burnumuzun dibinde Bursa'da.. Her gazetenin muhabiri var orda.. Haberimiz bile yok, Galatasaray'da top toplayan çocuk Kovid'e yakalanınca haber olan ülkemde.... Hastanede yatarken Kovid'e yakalanmış, Reşit bir de.. Gene haberimiz yok.. Kaybetmişiz.. Güreş Federasyonu bildiri yayınlamış da ordan haber almışız. O bildiri bir minik haber olmuş, lütfen..
Ben vefasızlığa alıştım ya, duyduğum kırılma sesi, kalbimden değil, geçmişten geliyordu. 1984 yılından beri kulağımdan eksilmeyen bir kırılma sesiydi o.. O korkunç çatırtı...

Olimpiyat Şampiyonluğu ile arasında kıl kadar mesafe kalmışken Reşit'in kalleşçe kırılan kolunun sesi, hâlâ kulağımdadır. Ordaydım çünkü.. Mindere çok yakın hem de, ordaydım, Oyunları'nda..
..Ve Amerikalılar, o spor cinayetini işleyerek Olimpiyat Şampiyonu olan güreşçileri Mark Schultz için bir film yaptılar..
Yetmedi filmi 5 dalda da Oscar Adayı gösterdiler..
O film bize geldi. Gösterildi.. Ben de oturdum yazdım bu köşede "Ben de oradaydım Mark" diye.. İşte o yazı..
O koca şampiyon Reşit toprağa verilirken, bir Olimpiyat Şampiyonluğu'nun elinden nasıl bir cinayetle alındığını anlatan yazı.. Buyurun

*

Ben de oradaydım Mark!.
Mark, .. Amerika'nın sözde efsane güreşçisi.. Amerikalılar efsane yaratmayı iyi bilirler..
İşte bu Mark Schultz'un, özel tarafı fevkalade esrarengiz yaşam öyküsü, beş dalda Oscar adayı olan Foxcather filmiyle beyaz perdeye taşındı.
Film, Mark'ın altın madalya aldığı 1984 Los Angeles oyunlarının arkasından başlıyor. 1984 filmde yok. Dolayısıyla o utanç verici şampiyonluk da yok.
Mark, ile yaptığı güreşte yenilmek üzereyken, yasak bir oyun yapmış, yapmakla da kalmayıp, devam ederek, Reşit'in kolunu kırmıştı.
İyi biliyorum, çünkü o gün oradaydım.
Reşit'in kırılan kolunun çatırtısını duyacak kadar yakınındaydım..
Mark, güreşi kazanmasını sağlayacak tek şeyi yapmış ve Reşit'i devam edemez hale getirmişti. Bile bile..
"O oyunun, rakibin kolunu kıracağını bilmiyor muydun" sorularına utancından cevap verememişti.
O zaman Dünya Başkanı, Uluslararası Güreş Hakemi olan Milan Ercegan "Bu utanç verici bir olaydır. Mark Schultz derhal diskalifiye edilmelidir" dediği halde, ev sahibi Amerikalılar ağır bastı. Mark, devam edip Olimpiyat altınını aldı.
Film, 1988 Seul Oyunları'nın arkasında sona eriyor..
1988'de Mark'ın, Necmi Gençalp ile yaptığı güreş, filmde var.
Gençalp, Reşit'in intikamını göstere göstere aldı o gece.. Rahatça tuş edebilecekken, sürenin sonuna kadar oynayıp, Mark'ı yerden yere vurdu, perişan etti ve 14-0 kazandı.
İyi biliyorum. Çünkü gene orada, gene minder kenarındaydım. Yanımdaki Attila Gökçe ile nasıl havalara sıçrıyorduk, Necmi kedi fare oyunu oynarken, Mark'la..
Mark elendi. (Filmde sanki Mark, patronundan intikam almak için kasten yenildi havası veriliyor.) Necmi devam etti. Ama sonunda o da ev sahibine madalya vermeye azimli hakemlere kurban oldu. Altını Güney Koreli'ye verdiler. Necmi gümüş aldı..
(Sonra öğrendik ki, Mark, o maçta da Necmi'nin bilek kemiğini kırmış.
Necmi final maçına o kırıkla çıkmış.
Yüreğe bakar mısınız?.) Foxcather (Tilki Avcısı demek) asil sporu dediği sürek avı meraklısı annesinin kurduğu av atları ve köpekleri barındıran ve mevsim geldiğinde tilki avları düzenleyen annesinin (Vanessa Redgrave) aksine, kadının "Köylü sporu" dediği güreşe meraklı oğlunun () Amerika'ya olimpiyat şampiyonu kazandırmak, Rusları geçmek için kurduğu güreş takımının ayni çiftlikte geçen öyküsü.
Amerika'nın zenginliğini iç savaşta barut imal ederek sağlayan ünlü kimya şirketi Dupont'un (Mutfaklarımızdaki teflon, kadınların ayaklarındaki naylon çorap, onların icadıdır.) vârisi olan genç John Dupont, aslında karanlık biri..
Hayatında kadın yok.
Sadece güreşçiler var. Filmde, gene hayatında kadın olmayan Mark Schultz (Channing Tatum) ile karanlık ilişkiler içinde olduğu imaları var.
Eşcinsellik dahil. Schultz filmi izledikten sonra çok ağır bir protesto yayınladı ve Dupont ile eşcinsel ilişkisinin söz konusu olmadığını açıkladı. Ne var ki, ortada en azından sadomazoşist durumların olduğu açık.
John Dupont, Mark'ı önce kendisine köle yapmak için yanına alıyor.
Aralarına mesafe girince de, bu defa da ezmek, işkence etmek için çırpınıyor.
Onu hayat boyu ezen annesinden gelen ezikliğini böyle gideriyor.
Arada olan da, Mark'ın, aile babası, iyi insan, o da Olimpiyat Şampiyonu ağabeyi Dave Schultz'a (Mark Ruffolo) oluyor. Dave, kardeşini Dupont'un baskı ve işkencelerinden kurtarmasının bedelini ağır ödüyor. Dupont, Dave'i öldürüyor ve 2010 yılında hapishanede ölüyor.
Mark bugün, hiç sıkılmadan ve utanmadan Amerikan gençlerine, sporun ve sportmenliğin anlamı üzerine seminerler düzenleyerek geçimini temin ediyor.
En İyi Oyuncu Adayı Steve Carell, harika makyajı ile (film makyajda da Oscar adayı) müthiş oynuyor.
Yardımcı Oyuncu Oscar adayı Mark Ruffolo da, olağanüstü.
Channing Tatum, başarılı.. Oscar adayı senaryo da sürükleyici.. Peki bunca adaylık arasında "En İyi Film" niye yok?. Üstelik akademi iki adaylık hakkını da kullanmazken?.
Çünkü film çok ağır tempolu.. Çok yavaş gidiyor.
Gene de, Foxcather, hele bizimle yakın ilgisini de katarsanız, merakla izlenen bir film..

*

Şimdi bir spor katilinden efsane çıkaran, o rezil hayatı bir de oscarlık film yapan, onu hâlâ gençlerinin önüne "idol" diye koyan Amerika ve Koca Reşit'i ölüm döşeğinde hastane köşelerinde unutan, ölümünü minnacık haber yapan bizler..
Spor sayfalarından değil, eklerimize de büyük katkısı olan sinema eleştirmenimiz Olkan Özyurt'tan bekliyorum ben bir Reşit yazısı..
Daha önce gene bu gazetede yazmıştı çünkü..
O Koca Şampiyonun ardından ne yazsak az.. Ama kim yazacak ki, Ali Gümüş'ten beri bir tek güreş yazarı çıkaramayan ülkemizde..
Ata sporu imiş.. Cart kabakağıt!.

*


Avni Arbaş'tan bir anı!.

Korona yüzünden Serpil Bacımlar bu yaz Tuzla'ya gelemediler. Ne güzeldi her hafta sonu Tuzla'da ailecek toplanmak.. Unutulmaz anılarım vardır Tuzla'da.. Hele de dünyaca ünlü ressamımız Avni Arbaş'la olanlar.. Komşuydu Serpillerle, Üstad!.
Bir hafta sonu geç gitmiştim Tuzla'ya..
Deniz kenarında kulüpte oturuyor bizimkiler..
Baktım Avni Ağabey de onlarla beraber, güzelliğe bak.. Karnım aç, kulüpte servis bitmiş.
Serpil "Evde de yemek yok. Köye inip bir yerden köfte ekmek falan alalım" dedi. Avni Ağabey "Ben seni doyururum Hıncal" diye kesti, Bacıyı.. "Hadi bize gidelim, sana bir güzel peynirli omlet yaparım. Benim omletlerim ünlüdür.." Dünya ünlüsü ressam bana omlet yapacak..
Havaya bakar mısınız?. Ve de o gece, onun doyumsuz sohbetine dalacağız.. Ne anıları vardı, başta Picasso, çağdaşı dünya sanatçılarıyla..
Dün gazeteleri okurken Birgün'de Eren Aysan'ın köşesinde hiç bilmediğim bir Avni Arbaş anısına rastlamam mı?. Size nakletmeden edemedim, affına sığınarak Eren Kardeş..

*

İnsanın içini ısıtan bir yaz akşamı. Foça'da beyaz örtülü bir masanın etrafında oturmuşuz: Şükran Kurdakul, Avni Arbaş ve Alpay Kabacalı... On sekiz yaşımın uçarılığıyla yakamozla, kocaman gökte göz kırpan uzak yıldızlarla, kıyıya bağlı teknelerle eğleşen kedilerle meşgulüm. Nazım'ın "Avni'nin Atları" şiirinin Avni'si, Avni Arbaş anılarını anlatıyor bize.
Savaş çıkar çıkmaz (İkinci Dünya Savaşı) Fransa'dan memlekete dönmeye çalışıyor. Ama bir çılgınlık yapıyor; rotasını İtalya'ya çeviriyor. Roma'dan Toscana'ya doğru ilerlerken aklında hep büyük ressamların yapıtları... Aşkla dolanıyor onca muhteşem eserin arasında.
Bu arada savaş da tam gaz sürüyor.
Floransa yolunda bir saman kamyonu çıkıyor karşısına... Durduruyorlar onu.
Kamyondakiler, silahlı partizanlar olabilir.
Ama ya faşistlerse?
Başının belaya girmesine ramak kalmış.
Oracıkta bir kurşun deliği geçebilir göğsünün içinden. Dizlerinin bağı çözülüyor.
Zangır zangır titriyor. Hemen soruyorlar genç Arbaş'a;
"Hangisisin sen? Faşista!
Komünista?" Arbaş cevabı yapıştırıyor:
"Artista! Artista!"

***


Ne günü, ne günü!.

Sabah sabah kuzen Necip'ten (Kışlalı) bir mesaj düştü.. "Pa" diyor... O bana hep "Pa" der. İngilizcede "Baba"nın kısa adı.. "19 Kasım Babalar Günü'nü kutlar, ellerinden öperim.."
Bilader Kemaller bizde ya, ben de ona döndüm..
"Bugün Babalar Günü'ymüş. Burada baba olan bir sen varsın. Senin Babalar Günün kutlu olsun.." Onun da haberi yok, günden. Açtı cebini aradı taradı, buldu..
"Babalar değil, Erkekler Günü'ymüş,
19
Kasım" dedi..
Güldüm. Hiç de şaşmadım.. Hele son zamanlardaki sosyal medya linçleri ile "Erkek" lafı etmekten bile korkar oldu gazeteler.. Varsa, yoksa kadın..
Bu ülkede yasalar bile, kadına göre, tek taraflı uygulanır hale geldi. "Sosyal medya jürisi" ilan etti çünkü Hürriyet!. Tüm editörler, haberleri kadına göre yerleştirir, tüm köşe yazarları kadına göre yazar oldular sosyal medyadan "like" almak için..
Belli "Erkekler Günü" haberini bile yazmaya korkmuşlar..

***


TEBESSÜM
Küçük Can, hayvanat bahçesine gitmeyi o kadar istiyordu ki, annesi dayanamadı, bir hafta sonu babasına "Al çocuğu da, bugün hayvanlara götür" dedi..
Akşamüzeri döndüklerinde oğluna "Nasıl iyi vakit geçirdiniz mi, babanla" diye sordu.
"Harikaydı anne" dedi küçük Can.. "Hele hayvanlardan biri, bire otuz verince babamdaki sevinci görmeliydin!."

SEVDİĞİM LAFLAR
"İlgilenemeyeceğiniz çocukları dünyaya getirmeyin. Çocuklar zevk tohumu değildir."
Sokrates

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA